EMANET ve EHLİYET - İSLÂM İLMİHÂLİ

HALVET ÂDABI - ÇOCUKLARLA İLGİLENME ÂDABI - ANNE BABAYA İYİLİK VE İTAAT

HALVET VAKİTLERİNDE DİKKAT EDİLECEK ÂDAB-I MUÂŞERET

1693- Kur'ân-ı Kerîm'de: "Ey iman edenler!.. Sağ elinizin malik olduğu (köle ve cariyeler), bir de sizden olup da henüz büluğ çağına girmemiş (küçük) ler şu üç vakitte; sabah namazından önce, öğle sıcağında elbisenizi çıkardığınız zaman, bir de yatsı namazından sonra (odanıza girecek olurlarsa) sizden izin istesinler. Bu üç vakit; sizin avret (ve halvet) vakitleridir. Bunlardan sonra ise birbirinizi dolaşmanızda ne sizin üzerinize, ne onların üzerine bir vebal yoktur. Allah hakkı ile bilendir, tam hüküm ve hikmet sahibidir. Sizden olan (hür) çocuklar büluğ çağına ulaştığı zaman kendilerinden evvelkilerin izin istediği gibi izin istesinler. Allah size ayetlerini böylece beyan eder. Allah herşeyi hakkı ile bilendir. Tam bir hüküm ve hikmet sahibidir"(143) hükmü beyan buyurulmuştur.

1694- İbn-i Abbas (ra)'a göre; aynı ev içerisinde halvet vakitlerinde aile ferdleri izinsiz birbirinin odasına girmemelidirler. Âyet-i Kerîme'de yer alan izin isteme mecburiyeti bir sebebe binâen konulmuştur. Bu da odaya girenlerin, içerdekileri çıplak olarak görmemeleridir.(144) Bir çok insan İslâm'ın bu inceliğini kavrayamadığı için "Çocuklarından saklanacak avretleri olmadığını" iddia ederler. Halbuki zihnen gelişme çağında olan çocuk gördüğü hadiselerden etkilenir ve çözümünü bulamadığı meselelerde bunalıma düşer!.. Allahû Teâla (cc) üç halvet vaktinde; izinsiz birbirinin odasına girmeyi yasaklamıştır. Bu bir anlamda; aile mahremiyetinin muhafazasını beraberinde getirmektedir.


5. AİLE İÇERİSİNDE ÇOCUKLARLA İLGİLİ ÂDAB-I MUÂŞERET

1695- İnsanların; dünyada en çok arzu ettikleri şeylerin başında, çocuk sahibi olmak gelir. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de; gerçek mü'minlerin istekleri izah edilirken: "Onlar ki: "Ğ Ey Rabbimiz" derler. Bize zevcelerimizden nesillerimizden gözlerimizin bebeği olacak (salih insanlar) ihsan et. Bizi takvaa sahiplerine rehber kıl"(145) hükmü beyan buyurulmuştur. Başka bir Âyet-i Kerîme'de: "Mal ve evlâd dünya hayatının zînetidir. (süsüdür)"(146) denilmektedir. Anne ve baba; fıtrî olarak çocuklarını sever ve onlara merhametle muamele ederler. Esasen Resûl-i Ekrem (sav)'in: "Büyüğümüze saygı göstermeyen ve küçüğümüze acımayan (merhamet etmeyen) bizden değildir"(147) buyurduğu bilinmektedir. Bu noktada; sevmenin, acımanın ve merhametli olmanın mahiyeti üzerinde duralım.

1696- Şurası muhakkaktır ki; Allahû Teâla (cc) her insanı belli bir fıtrat üzere yaratmıştır. Resûl-i Ekrem (sav) her çocuğun mutlaka İslâm fıtratı üzerinde yaratıldığını haber vermektedir.(148) Esasen çocuğun imtihan için verildiği de, nasslarla sabittir. Kur'ân-ı Kerîm'de: "Ey iman edenler!.. Gerek kendinizi, gerek ailelerinizi öyle bir ateşten koruyunuz ki, onun yakacağı insan ile taşdır"(149) hükmü beyan buyurulmuştur. İbn-i Kesir bu Âyet-i Kerîme'nin tefsirinde iki husus üzerinde durmaktadır.

Birincisi: Allahû Teâla (cc)'nın emir ve nehiylerine titizlikle riâyet edip, meşru hududları aşmamak suretiyle nefsinizi ateşten koruyunuz.
İkincisi: Aile ferdlerini terbiye edip; İslâm'ı öğretmek suretiyle, onları cehennem ateşine karşı muhafaza ediniz"(150)

1697- İmam Ebû Bekir El Cessas: "Çocukların namazla emrolunması eğitim-öğretim içindir. Onun öğrenmesi, büluğ çağına erdikten sonra kolayca yapması ve alışkanlık kazanmasıdır. Çocuklara içki, kumar ve diğer günahlar da yasaklanır. Eğer çocuklukta yasaklanmazsa, büyüdükten sonra onları alıkoymak çok zor olur. Zirâ Allahû Teâla (cc): "Ey iman edenler, gerek kendilerinizi, gerek ailelerinizi bir ateşten koruyun ki, onun yakacağı insan ile taşdır" buyurmuştur. Bazı müfessirler bu ayetin tefsirinde: Çocuklarınıza İslâm'ı öğretin, İslâmî terbiyeyi verin, ki onları ateşten koruyasınız demişlerdir"(151) hükmünü zikreder.

1698- Çocuklara; istisnai durumlar hariç, farz-ı ayn olan ilimleri öğretme görevi babaya verilmiştir.(152) "Hıdane" bahsinde, istisnai durumları izah etmiştik!..(153)

1699- Kur'ân-ı Kerîm'de; Hz. Lokman (as)'ın kıssası beyan edilirken, eğitimde nelere dikkat edilmesi hususunda bilgi verilmiştir. Şimdi bu konuyu kısaca izah edelim.

1700-
A) Önce "Tevhid İlmini" Öğretmek Esastır: Bilindiği gibi bütün peygamberler insanları; "Allahû Teâla (cc)'ya iman ve ibadet etmeye, Tağut'a kulluk etmekten kaçınmaya" davet etmişlerdir.(154) Hz. Lokman (as); oğlu Saran'a nasihat ederken önce "Tevhid" üzerinde durmuştur. Nitekim Âyet-i Kerîme'de: "Hani Lokman oğluna nasihat ederken şöyle demişti: "Oğulcağızım!.. Sakın Allahû Teâla (cc)'ya şirk koşma!.. Çünkü şirk elbette büyük bir zulümdür."(155) buyurulmuştur. Sahabe-i Kiram; çocuk konuşmaya başlar başlamaz, önce tevhidi öğretmiştir. Bu hususta; Resûl-i Ekrem (sav)'in bütün mü'minleri uyardığı da bilinmektedir.

1701-
B) Hesap Günü Şuuru Verilmelidir: Hz. Lokman (as)'ın oğluna nasihatında; tevhidden hemen sonra, "hesap günü" şuuru gündeme girmektedir. Nitekim Âyet-i Kerîme'de: "Oğulcağızım!.. Hakikat yaptığın iyilik ve kötülük bir hardal tanesi kadar olsa da, bir kaya içinde ya göklerde yahud yerin dibinde (gizlenmiş) olsa bile, Allah onu getirir (meydana çıkarır, hesabını görür) Çünkü Allah lâtıyfdır. (Herşeyden) Hakkı ile haberdardır"(156) buyurulmuştur.

1702-
C) İbadet, İhlas ve Sabır Öğretilmelidir: Hz. Lokman (as) oğluna ibadet, ihlas, iyiliği emretmek, kötülükten alıkoymak ve sabrı öğretmektedir. Bu husus şu şekilde haber verilmektedir: "Oğulcağızım!.. Namazı dosdoğru kıl!.. İyiliği emret, kötülükten vazgeçirmeye çalış. Sana (bu emir ve nehiy sebebiyle) isabet eden herşeye katlan. Çünkü bunlar kat'i sûrette farz edilen umurdandır"(157) İbn-i Abidin, en zor durumda dahi iyiliği emir ve kötülüğü nehyetmenin gerektiği üzerinde durur: "Fakat iyiliği emir ve kötülüğü nehiy (öldürüleceğine kalbi kanaat getirirse bile) yine de efdaldir. Velev ki dövüleceğine veya öldürüleceğine kalbi kanaat getirsin. Çünkü şehid olur. Allahû Teâla (cc): "Namazı dosdoğru kıl!.. İyiliği emir et, kötülükten nehiy eyle!.. Başına gelene de sabret" yani, iyiliği emir ettiğin vakit sana bir hakaret ve tecavüz vaki olursa sabret!.. Şüphesiz bu umurun azim olanlarındandır. Yani hak olan işlerdendir buyurmuştur. Bazıları bunu farz olan işlerdendir" diye tefsir etmişlerdir. Bahsin tamamı "fusul" dedir"(158)

1703-
D) İnsanlarla Münasebet ve Tevazû Anlatılmalıdır: Hz. Lokman (as) oğlu Saran'a nasihata devam ederek, şunları tavsiye ediyor: "(Oğulcağızım) İnsanlardan (kibirlenip) yüz çevirme!.. Yeryüzünde şımarık yürüme. Zira Allah (cc) her kibir taslayanı, kendini beğenip, övüneni sevmez. Yürüyüşünde mutedil ol!.. Sesini alçat. Seslerin en çirkini hakikat eşeklerin anırışıdır"(159) İbn-i Kesir, bu Âyet-i Kerîmelerin tefsirinde, genel bir hususun üzerinde durur ve: "Bu nasihatlar; Allahû Teâla (cc)'nın, Hz. Lokman'dan insanların örnek alarak uymaları için hikaye ettiği önemli düstûrlardır"(160) hükmünü zikreder. Şurası muhakkaktır ki; ebeveynin nasihat ederken, çocuğun aklî seviyesini ve zaaflarını dikkate alarak hareket etmesi gerekir.


6. ANNE VE BABAYA İYİLİK VE İTAAT ETMEK ZARURİDİR

1704- Allahû Teâla (cc)'nın kanunlarında herhangi bir değişiklik olmaz. Ulema buna "Sünnetûllah" adını vermiştir. İnsan anne rahminden,; hiçbirşey bilmediği halde dünyaya gelir. İlk yılları tam bir zaaf içerisindedir. Annesi, onu sevgi ve merhametle bağrına basar, korur ve büyütür. Çocuk büluğa erdikten sonra, aile sahibi olur. Artık o da bir anne veya babadır. Derken ihtiyarlık gelir çatar!.. Bu "sünnetullah"; Hz. Adem (as)'dan beri hep böyle devaran etmiştir. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de: "Allah sizi bir zaaftan yaratan, sonra diğer bir zaafın ardından kuvvet veren, sonra kuvvetin arkasından da yine zaafa ve ihtiyarlığa getirendir. Allah ne dilerse yaratır"(161) hükmü beyan buyurulmuştur. Müfessirler; bu Âyet-i Kerîme'de insanın devrelerine dikkatin çekildiğini beyan etmektedirler.(162)

1705- Resûl-i Ekrem (sav) anne ve babaya iyilik etmeyi, vaktinde kılınan namazdan sonra, Allahû Teâla (cc)'nın en çok sevdiği amel olarak tarif buyurmuştur. Cihada katılmak hususunda korkunç arzu duyan bir sahabesine: "Ğ Git! (cihada katılma) yaşlı olan anne ve babana hizmet et!"(163) emrini vermiştir.

1706- Kur'ân-ı Kerîm'de: "Biz insana anne ve babasını tavsiye ettik!.. Onun annesi, kendisini zaaf üstüne zaaf ile (karnında) taşımıştır. Sütten ayrılması da iki yıl (sürmüştür) "Bana, anne ve babana şükret. Dönüşün ancak banadır" (Dedik). Eğer onlar (anne ve baban) sence ilimde (yeri) olmadık bir şeyi bana eş tutman (şirk koşman) üzerinde seni zorlarlarsa, kendilerine itaat etme. Onlarla dünyada iyi geçin. Bana dönenlerin (mü'minlerin) yoluna uy. Nihayet dönüşünüz ancak banadır. O vakit (hesap gününde) ben size ne yapıyordunuz, haber veririm"(164) hükmü beyan buyurulmuştur. Hz. Saad b. Ebi Vakkas (ra)'dan şöyle rivayet edilmiştir: "Ben anneme karşı çok saygılı ve hayırlıydım. Bir dediğini iki etmezdim. İslâmiyeti kabul edince annem bana: "Oğlum, senin icad ettiğin din nedir? Yemin ederim ki, sen bu dini terkedinceye kadar hiçbir şey yeyip içmeyeceğim" dedi. Ben kendisine: "Anne ne olursun böyle yapma!.. Muhakkak ki ben hiçbir şey için dinimi terkedemem" cevabını verdim. Annem bir gün, bir gece hiçbir şey yemedi. Bitkin bir hale geldi. Ertesi gün yine hiçbir şey yemedi, meşakkati iyiden iyiye arttı. Bu halini görünce yanına gidip: "Anne sen bilirsin!.. Allahû Teâla (cc)'ya yemin olsun ki, senin yüz ruhun olsa ve teker teker senden çıksa, ben yine de dinimi terketmem. Artık sen bilirsin ister ye, ister yeme" dedim. Annem, benim kararlı tavrıma şahid olunca yemek yemeye başladı. Bu hadise üzerine: "Eğer onlar sence ilimde (yeri) olmadık herhangi bir şeyi bana eş tutman üzerinde seni zorlarlarsa, kendilerine itaat etme..." ayeti nazil oldu.(165)

1707- İmam-ı Kurtubi; "Günah işlemekte veya farzlardan birisini terketmekte; anne ve babaya itaat olunmaz. İtaat ancak mübah olan emirlerde geçerlidir."(166) hükmünü zikreder. Esasen ûlema: "Şirk koşma hususunda anne ve babaya itaat haram kılınmıştır. Dolayısıyla itaat; İslâmi hududlar içerisinde geçerlidir. Haram işleme veya farzları terketme hususunda hiçbir güce itaat edilmez. Zira Resûl-i Ekrem (sav): "Allahû Teâla (cc)'ya isyan hususunda, mahlûka itaat edilmez" buyurmuştur. Hz. Ebû Bekir (ra) hilafet makamına beyatle geçer geçmez ilk hutbesinde: "Ben Allah'a itaat ettiğim müddetçe bana itaat edin. Şayed Allah'a isyan edersem, bana itaat etmeniz farz değildir" diyerek, itaatin sınırını beyan etmiştir" hükmünde müttefiktir.

1708- Hanefi fûkahası: "Bir kimse üzerine; fakir oldukları müddetçe, gayr-i müslim bile olsalar, anne ve babasına nafaka vermesi vacip olur. Bu Allahû Teâla (cc)'nın: "Onlarla (anne ve baba ile) dünyada maruf bir şekilde geçin" emrine dayanır. Bu Âyet-i Kerîme, kafir olan anne ve baba hakkında nazil olmuştur. Kaldı ki kendisi; Allahû Teâla (cc)'nın nimetleri içerisinde rahatça yaşarken, anne ve babasını açlıktan ölüme terketmesi (velev ki gayr-i müslim bile olsa) ma'ruf'dan değildir."(167) hükmünde ittifak etmiştir. Nitekim: "Babam benim iznim olmadan malımı alıyor" şeklinde şikayette bulunan bir sahabeye hitaben Resûl-i Ekrem (sav): "Sen ve malın babanındır"(168) buyurmuştur.

1709- Kur'ân-ı Kerîm'de: "Rabbin "Kendinden başkasına kulluk etmeyin. Ana ve babaya iyi muamele edin" diye hükmetti. Eğer onlardan biri veya her ikisi, senin nezdinde ihtiyarlığa ererlerse, onlara "öf (bile) deme. Onları azarlama. Onlara güzel (ve tatlı) söz söyle. Onlara acıyarak tevazûu kanadını (yerlere kadar) indir ve: "Yâ Rabbi!.. Onlar beni çocukken nasıl terbiye ettilerse, sen de kendilerini (öylece) esirge" de!.. Rabbiniz sizin içinizdekini en iyi bilendir. Eğer siz iyi kimseler olursanız şüphesiz ki Allah daima kendine dönenleri (ve çok tevbe edenleri) cidden yargılayıcıdır"(169) hükmü beyan buyurulmuştur. Bu Âyet-i Kerîme'de Allahû Teâla (cc); (anne ve babası ihtiyarlayan, acze düşen) mü'minlere beş teklifte bulunmaktadır:

1) Anne ve babaya "öf" bile deme!.. Buradaki "öf" kelimesinden maksad; kızgınlık ve hoşlanmamayı açığa vurmaktır. Mırın-kırın edip, homurdanmak da aynı mahiyettedir.
2) Onları azarlama!.. "Sen bilmiyorsun, sus, konuşma gibi kalblerini kıracak cümleler kullanma.
3) Onlara güzel ve tatlı söz söyle!.. Ta'zim ve hürmet ifade eden "anneciğim, babacığım, ne emredersiniz gibi" güzel sözler söyle!..
4) Onlara merhametle muamele et!.. Çünkü onlar, sen küçükken aynı şeyi yapmışlardı. Anne ve babaya tevazû göster. Her an emirlerine âmâde olduğunu hissettir. Nitekim bir kadın Resûl-i Ekrem (sav)'in yanına gelir. Hz. Peygamber (sav) derhal sırtından rıdasını çıkararak yere serer ve o kadını buyur eder, üzerine oturtur. Daha sonra o kadının Resûl-i Ekrem (sav)'in süt annesi olduğu anlaşılır.(170)
5) Anne ve babaya hayır dua et!.. Resûl-i Ekrem (sav)'e, Saleme oğullarından bir kimse: "Yâ Resûlullah!.. Öldükten sonra da anne va babamıza bir iyilik yapabilir miyiz?" sualini sormuştur. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem (sav): "Evet!.. Onlara dua etmen ve Allahû Teâla (cc)'dan günahlarını bağışlaması için talepte bulunman, eğer herhangi bir sözleri varsa, onu yerine getirmen. Onların sılâ ettiği kimseleri ziyaret edip, dostlarına ikramda bulunman" cevabını vermiştir. Kur'ân-ı Kerîm'de: "Ey Rabbimiz!.. (kıyamette) hesap için ayağa kalkılacağı gün beni, ana ve babamı ve bütün iman edenleri yarlığa"(171) hükmü beyan buyurulmuş ve mü'minlere bu şekilde dua etmeleri tavsiye edilmiştir. Allahû Teâla (cc)'nın anne ve baba ile ilgili bu beş teklifi üzerinde iyi tefekkür etmek gerekir.(172)

1710- Şurası muhakkaktır ki; anne babanın hakkını ödemek göründüğü kadar kolay değildir. Nitekim Ebû Bureyde (ra)'nin babasından şöyle rivayet edilmiştir: "Bir adam annesini sırtına almış, Kâbe-i Şerifi tavaf ettiriyordu. Bu esnada Resûlullah (sav)'ı gördü ve: "Nasıl, annemin hakkını ödeyebildim mi?" diye sordu. Resûl-i Ekrem (sav)" "Hayır!.. Seni karnında taşırken, bir nefes alma anındaki zahmetinin dahi hakkını ödeyemedin!"(173) buyurdu. Annenin hakkı hiçbir zaman ödenemez.

1711- İbn-i Abidin: "Bir kimse anne ve babasının şeran günah olan, örfte ayıp ve ar (utanma sebebi) olan bir fiili işlediklerini gördüğünde onlara bir defa bu fena fiili bırakmalarını emreder, kabul ederlerse ne ala!.. Hoş görmezlerse sükût edip bir daha emretmez, fakat onlar için dua ve istiğfar eder"(174) hükmünü zikretmektedir. Dolayısıyla anne ve babayı ("Emr-i Bi'l Ma'ruf, Nehyi Ani'l Münker" yapıyoruz gerekçesiyle) evladların sürekli ikaz etmeleri câiz değildir. Meseleyi bir defa ve çok tatlı bir üslubla anlatmak mümkündür. Bunun da zamanı çok iyi tayin edilmelidir.


D) KOMŞULUK MÜNÂSEBETLERİNİN ÖNEMİ VE MAHİYETİ

1712- Günümüzde; İslâmî eğitimin zaafa uğraması sonucu "Komşuluk Hukuku" unutulmuştur. Bilhassa büyük yerleşim merkezlerinde; aynı apartmanda oturan kimseler dahi, birbirini tanımaz duruma gelmiştir. Halbuki Resûl-i Ekrem (sav): "Komşusu aç olduğu halde, kendi karnını doyuran (onun ızdırabını hissetmeyen) kimse mü'min değildir" buyurmuştur. Dolayısıyla komşuların; birbirlerinin hallerini sormaları (imkan dahilinde yardımcı olmaları) esastır. Resûl-i Ekrem (sav)'in: "Cebrail bana komşuyu o kadar tavsiye etti ki; komşunun komşuya varis kılınacağını zannettim"(175) Hadis-i Şerifi; konunun ne kadar hassas olduğunu ortaya koymaktadır.

1713- Kur'ân-ı Kerîm'de: "Allah'a ibadet edin. O'na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Anneye, babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yanınızdaki arkadaşa, yolda kalmışa, sağ ellerinizin malik olduğu kimselere iyilik edin. Allah, kendisini beğenen ve daima böbürlenen kimseleri sevmez"(176) hükmü beyan buyurulmuştur. Dikkat edilirse bu ayette; yakın ve uzak komşuya iyilik edilmesi emredilmiştir. Fukahadan bir kısmı; "Bir kimsenin komşusu her yönden kırk hanedir" derken, bazıları da: "Ezan okunduğu zaman o ezanı duyabilen herkes birbirinin komşusudur"tarifini esas almıştır.(177) Hz. Aişe (R.anha) validemiz Resûl-i Ekrem (sav)'e hitaben: "Yâ Resûlullah!.. İki tane komşum var. Öncelikle hangisine ikramda bulunayım?" sualini sormuştur. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem (sav): "Kapısı sana en yakın olandan başla!.."(178) cevabını verir. Dolayısıyla komşulara ihsan hususunda; kapı komşusu diğerlerine tercih edilir.

1714- İslâm dini; komşuya eziyet etmeyi haram kılmıştır. Nitekim Resûl-i Ekrem (sav)'in: "Allah'a ve ahiret gününe iman eden kimse; komşusuna eziyet etmesin" ve "Komşusu şerrinden emin olmayan kimse, cennete giremez"(179) Hadis-i Şerifleri "Komşu Hukuku'nun" ne kadar hassas olduğunu ortaya koymaktadır.

1715- Hz. Muaz b. Cebel (ra)'den rivayet edildiğine göre, Resûl-i Ekrem (sav)'e: "Komşunun hakkı nedir?" suali tevcih edilmiştir. Bu suali Resûl-i Ekrem (sav) şöyle cevaplandırmıştır. "Senden talep ederse ödünç vermen, yardım isterse, yardım etmen. Hastalanırsa ziyaret etmen. Ölürse, cenazesiyle meşgul olman. Bir hayırla sevinirse, beraber sevinip, tebrik etmen. Bir musibete uğrarsa, onunla birlikte üzülüp, teselli etmen. Tencerende pişenin kokusuyla ona eziyyet vermemen veya ondan bir miktar da ona tattırman. İzni olmadan üstün görünmen veya rüzgarını kesmen için binanı ondan izinsiz yükseltmemen. Aldığın meyvadan ona da vermen veya gizlice evine götürmen. Çocuğunu elindeki yiyecekle kapı önüne çıkartmaman. Size ne söylediğimi anlıyor musunuz? Komşu hakkını; ancak Allah'ın acıdığı az sayıda kimseler yerine getirebilirler"(180) komşuların; sevinç ve kederde birbirlerine ortak olmaları bir mutluluk vesilesidir.

1716- Hastalık, kaza veya ölüm gibi herhangi bir musibet meydana geldiği zaman komşusunu ziyaret etmek, ona yemek hazırlatıp göndermek Resûl-i Ekrem (sav)'in tavsiyelerindendir. Abdullah b. Cafer (ra)'den şöyle rivayet edilmiştir: "Babam Cafer'in ölüm haberi gelince Resûl-i Ekrem (sav): "Ğ Cafer'in ailesi için yemek hazırlayın. Zira onların başına, kendilerini meşgul edecek (yemeği düşündürmeyecek) bir durum gelmiştir. Onlar bu halde (üzüntülerinden) yemek yapamazlar"(181) buyurdu.

1717- Günlük hayatta insanların birbirlerine ihtiyaçları vardır. Genellikle ödünç bir şey almak isteyen kimse; kapı komşusuna müracaat eder. Bu sebeble İslâm fıkhında "âriyet" (ödünç alma) bahsi önemli bir yer tutmaktadır. Resûl-i Ekrem (sav)'in: "Kişinin mutluluğundan birisi de, salih bir komşuya sahip olmasıdır"(182) buyurduğu bilinmektedir. Zirâ ödünç alıp verme genellikle komşular arasında yaygındır. Komşuluk hukukuna riâyet etmeyen ve her an bir kötülüğünden korkulan kimsenin vereceği huzursuzluk, küçümsenecek bir hadise değildir. Nitekim bir atasözünde "ev alma, komşu al" denilmiştir.


E) YETİMLERİN VE KİMSESİZLERİN KORUNMASI VÂCİPTİR

1718- Kur'ân-ı Kerîm'de: "Bir de sana yetimleri sorarlar. De ki: "Onları faydalı ve iyi hale getirmek hayırlıdır. Şayet kendileriyle bir arada yaşarsanız, (unutmayınız ki) onlar sizin kardeşlerinizdir. Allah (yetimlerin) salahına çalışanları da (onların mallarında ve hallerinde) fesadlık yapanları da bilir. Eğer Allah dileseydi sizleri zahmete sokardı. Şüphesiz Allah mutlak galiptir. Tam hüküm ve hikmet sahibidir"(183) hükmü beyan buyurulmuştur. Ayet-i Kerim'de geçen "Yetâmâ"; yetimin çoğuludur. Yetim; tek kalma anlamına gelen "yetem"den alınmıştır. Babası ölmüş kimseye; babasından ayrı ve tek kaldığı için yetim denilmiştir.(184) Hz. Ali (ra)'nin "Büluğa erdikten sonra yetimlik kalkar" buyurduğu bilinmektedir. Dolayısıyla yetimlik; büluğa erme noktasında sona erer. Cahiliye döneminde; yetimlerin mallarına el koymak ve onları ezmek suç sayılmıyordu. Esasen hak için sadece kuvvetli olmayı ölçü alan ve "kuvvetli olan haklıdır" sloganının arkasına sığınan her ideolojide durum aynıdır.

1719- İbn-i Abbas (ra)'dan gelen bir rivayete göre; cahiliye devrinde kız çocuklarına, kadınlara ve küçük yaştaki erkek çocuklara mirastan pay verilmezdi. Birgün ensardan Hz. Ass bin Sabit (ra) öldü ve geride iki kız ile bir küçük oğlan çocuğu bıraktı. Hz. Ass (ra)'ın iki amca oğlu gelerek mirasının tamamını aldılar. Karısı: "hiç değilse kızlarıyla evlenmelerini teklif etti, ancak bu teklifini kabul etmediler. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem (sav)'e müracaat ederek, durumu beyan etti.(185) Kısa bir süre sonra şu Âyet-i Kerîmeler inzal buyuruldu: "Anne ve baba ile yakın hısımların bıraktıklarından, erkeklere, anne ve baba ile yakın hısımların bıraktıklarından kadınlara (azından da, çoğundan da) farz kılınmış birer nasib olarak hisseler vardır. Miras taksim olunurken (mirascı olmayan) hısımlar, yetimler, yoksullar da hazır bulunurlarsa, kendilerine ondan (bir şey vererek) rızıklandırın. (Gönüllerini alacak) güzel sözler de söyleyin. Arkalarında âciz bir küçük çocuklar bıraktıkları takdirde onlara (halleri ne olacak diye düşünüp) endişe edenler (himayeleri altındaki yetimler ve diğer mirascılar hakkında da aynı hissi taşımaktan) saygı ile korksunlar. Allah'tan sakınsınlar. Sözü dosdoğru söylesinler. Hakikat; yetimlerin mallarını haksız (ve haram) olarak yiyenler, karınlarına ancak bir ateş yemiş olurlar. Onlar çılgın bir ateşe (cehenneme) gireceklerdir"(186) Resûl-i Ekrem (sav) Hz. Ass (ra)'in amca oğullarını çağırtarak: "Mirasa dokunmayacaksınız!.. Zira Allahû Teâla (cc) şu anda bana erkeğin de kadının da mirasta payları olduğunu vahyetti" buyurdu."(187)

1720- İmam Fahrüddin-i Razi şunları zikrediyor: "Hakikat, yetimlerin mallarını haksız (ve haram) olarak yiyenler karınlarına ancak bir ateş yemiş olurlar. Onlar çılgın bir ateşe (cehenneme) gireceklerdir" âyetinde, Allah (cc) yetim mallarını yiyenler hakkında cezanın şiddetini ortaya koyarak, yetimler üzerindeki rahmetinin büyüklüğünü beyan etmektedir.(188) Esasen zayıfı himaye etmek; mü'minlerin önemli özelliklerindendir. Resûl-i Ekrem (sav)'in: "Mü'minlerin evlerinin en hayırlısı, içinde yetime iyilik edilen evdir. Evlerin en şerlisi de içinde yetime kötülük edilen evdir"(189) buyurduğu bilinmektedir. Diğer bir Hadis-i Şerif'te: "Kim bir yetimin başını Allah rızası için okşarsa, elinin değdiği her kıl için kendisine sevap verilir. Ve kim yanında bulunacak kız veya erkek bir yetime iyilik ederse ben onunla cennette şu iki parmak gibi (yan-yana) olurum"(190) buyurmuştur.

1721- Kur'ân-ı Kerîm'de: "Yetimin malına yaklaşmayınız!.. Ancak büluğa erinceye kadar (onun malına) en güzel biçimde (yaklaşabilirsiniz)"(191) hükmü beyan buyurulmuştur. Sahabe-i Kiram; bu nasslar karşısında, yetimlerin mallarından ellerini tamamen çekti!.. Hatta öyle ki; yetimin tabağından artan yemeği dahi yemekten korktular. Evlerinde yetim bulunanlar, onun yiyecek ve içeceğini ayırdılar, ona ayrı bir ev tahsis ettiler. Bu durum; mallarını çalıştırmaktan aciz olan yetimlerin aleyhinde olduğu gibi, yetim sahiplerine de güç gelen bir işti. Hatta Abdullah b. Revâha (ra) Hz. Peygamber (sav)'e: "Yâ Resûlullah!.. Hepimiz yetimleri oturtacak ayrı bir eve, sahip olmadığımız gibi, onlara ayrı yiyecek ve içecek verecek kudrete de sahip değiliz" diyerek mazeret beyanında bulundu. Bunun üzerine; yetimlerin mallarını faydalı ve iyi bir hale getirmenin daha hayırlı olduğunu ve güzel bir biçimde kullanmanın vebal olmayacağı bildirildi.(192) Dolayısıyla yetimin velisi; şer'i hududlara riayet ederek onun malını çalıştırabilir veya kendi malına katarak şirket kurabilir. Yetimin faydası neyi gerektiriyorsa, onu yapmak müstehabtır.(193) Nitekim Resûl-i Ekrem (sav) bir hutbesinde: "Dikkat ediniz!.. Yetim malını kim idaresinde bulundurursa, o malla yetim için mudaraba yapsın. Malı kendi haline bırakmasın, yoksa zekât onu bitirir"(194) buyurmuştur.

1722- Yetimin malını muhafaza etmek vâciptir. Eğer yetimin velisi zengin ise; o maldan, kat'iyyen ihtiyacı için harcamada bulunamaz. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de: "Yetimleri nikâh (zamanın)a kadar (gözetip) deneyin. O vakit; kendilerinde bir akıl ve salah gördünüz mü, mallarını onlara teslim edin. Büyüyecekler (de ellerine alacaklar) diye, bunları israf ile tez elden yemeyin. Kim zengin ise (yetimin malını yemeye tenezzül etmesin) kaçınsın. Kim de fakir ise, o halde örfe göre (birşey) yesin. Artık onlara mallarını teslim ettiğiniz vakit, karşılarında şahid bulundurun. Tam bir hesap sorucu olmak bakımından ise Allah yeter"(195) hükmü beyan buyurulmuştur. İmam-ı Şabi: "Bir kimse, zaruret halinde nasıl ölü etini yiyebiliyorsa, yetim malını da ancak öyle bir ihtiyaç anında yiyebilir. İmkan olunca, tekrar o malı yerine koymalıdır" buyurmuştur. Âyet-i Kerîme'de geçen "Rüşd" kelimesi; belirsiz isim olarak kullanılmıştır. Hanefi fûkahası; "çocuğun rüşde ermesi malı tasarruf edebilme, koruyabilme ve ticaret yapabilme kabiliyetinin teşekkül etmesidir" hükmünde müttefiktir.

1723- Kur'ân-ı Kerîm'de: "Yetimlere (rüşde erince) mallarını verin. Temizi, murdara değişmeyin. Onların mallarını, kendi mallarınıza katarak yemeyin. Çünkü bu muhakkak ki büyük bir günahtır"(196) hükmü beyan buyurulmuştur. Ayetteki "Habis" ve "Tayyib"den maksad; helâl ve haram olandır. Yani helâl malınızı bırakıp onların size haram olan mallarından yemeyiniz manasına gelir.(197) Bazı müfessirlere göre; "Habis" ve "Tayyib" den maksad, iyi ve kötü olandır. Bazı insanlar, yetimin şişman olan koyununu alır, yerine zayıf koyun verirler. "İşte koyununun yerine koyun" derlerdi. Yahut yetimin değerli olan parasını alır, yerine değersiz paralar verirlerdi. Ayrıca "işte o da dirhem, bu da dirhem" derlerdi.(198) Bütün bunlar yasaklanmıştır.

1724- Yetimlerini korumayan toplumlar; her türlü musibete hazır olmalıdırlar. Zira Allahû Teâla (cc) Fecr Sûresi'nde insanların başına gelen musibetlerin sebeblerini beyan ederken: "Hayır!.. Siz bilakis yetime ikramda bulunmazsınız"(199) buyurmuştur. Bu bir anlamda; Allahû Teâla (cc)'nın kendisine zenginlik ihsan ettiği kimseden beklediği bir vecibedir. Yetime ikramda bulunmak esastır.(200) Bunun için mutlaka o yetimin velisi olmak gerekmez. Yetimlerin yiyecek ve giyecek ihtiyaçlarını karşılamak, güzel sözlerle onların gönüllerini almak, memnun etmek bir muaşeret kaidesidir.(201) Bütün bu hususlarda; sadece ve sadece Allahû Teâla (cc)'nın rızasını gözetmek, mü'mine has bir edebtir.

1725- Allahû Teâla (cc)'ya ve ahiret gününe inanan müslümanlar; miskinlere, yetimlere, esirlere, borçlulara ve hapsedilmiş kimselere yardım ederler. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de: "Yemeğe olan sevgilerine rağmen; yoksulu, yetimi, esiri doyururlardı. " Biz size ancak Allah'ın rızası için yediriyoruz. Sizden ne bir karşılık, ne de bir teşekkür istemeyiz!.. Çünkü biz Rabbimizden, o suratların ekşiyeceği çetin günden korkarız" derlerdi. İşte bundan dolayı Allah, o günün şerrinden onları korumuş, (yüzlerine) bir güzellik, (yüreklerine) sevinç vermiştir"(202) hükmü beyan buyurulmuştur. Dikkat edilirse mü'minin; yetime, yoksula ve esire, niçin yardım elini uzatması gerektiği gayet açık bir şekilde beyan buyurulmuştur. Müfessirler; boçluların ve hapse düşmüş kimselerin de, bu ayetin hükmüne dahil olduğu kanaatindedirler.(203) Esasen zulmen hapsedilmiş her müslüman "esir" hükmündedir. Günümüzde esir düşen binlerce müslüman vardır.

1726- Şurasını unutmamak zorundayız ki; alemlere rahmet olarak gönderilen Resûl-i Ekrem (sav) bir yetimdi. Kim yetimi korursa; cennette ona komşu olur!..(204) Yetimlerin mallarını gasbeden ve onlara haksızlık edenlere gelince: Hz. Ebû Said El Hudri (ra)'den şöyle rivayet edilmiştir: "Resûl-i Ekrem (sav) bana Mirac'a götürüldüğü geceyi anlattı. Buyurdu ki: " Baktım, dudakları deve dudaklarına benzeyen bir topluluğun yanındayım. Başlarında bulunan biri, bunların dudaklarını tutuyor, ağızlarına ateşten bir taş parçası koyuyor. Ağızlarından atılan bu taş, aşağılarından çıkıyor. Bunların bir bağırışı bir inleyişi var ki (çok acı), Cebrâile bunların kim olduğunu sordum: "Bunlar yetimlerin mallarını zulüm ile yiyenlerdir" dedi"(205)

  ANASAYFA
b a
MEVZULAR
 • Takdim ve Önsöz
 • Genel Bilgiler
 • Tevhid ve Sıfat İlmi
 • Temizlik Bahsi
 • Namaz Bahsi
 • Cihad Bahsi
 • Oruç Bahsi
 • Zekât Bahsi
 • Hac ve Kurban Bahsi
 • Nikah Bahsi
 • Had ve Hudud Bahsi
 • Rızık-Kazanç Bahsi
 • Adâbı Muaşeret Bahsi
 • Adâlet Bahsi
 • Miras Hukuku Bahsi
 • Çeşitli Meseleler
 • Mevzuların Tam Listesi
 
 • ANASAYFA
MURABIT  
Make your own free website on Tripod.com